ŞERÎAT, TARÎKAT, HAKÎKAT, MÂRİFET (2)

 

 ŞERÎAT, TARÎKAT, HAKÎKAT, MÂRİFET KAVRAMLARI

 

 İslâm’ın zâhirî hükümlerini, fıkıh kâidelerini, hukuk kurallarını, insanın bedeni ve dünyâsıyla ilgili dînî konuları ifâde etmek için kullanılan bir terim olan şerîat, dînen yükümlü sayılan kimselerin dünyâ ve âhiret hayatlarını düzene koymak için peygamberler aracılığıyla Allah tarafından konulan kurallar bütünü olup, ister zâhirî, ister bâtınî bütün dînî hükümleri kapsar. Sûfîler, beden ve dünyâ ile ilgili zâhirî ve şer’î hükümlere şerîat veya fıkıh, kalb/ruh ve âhireti ilgilendiren bâtınî/sırrî/derûnî/rûhî hükümlere hakîkat ve tarîkat/tasavvuf adını verirler. İlkine amelî fıkıh, ikincisine vicdânî fıkıh/fıkh-ı bâtın/ahlâk dendiği de olur. Bâzen bunlar en azından görünüş îtibâriyle birbirine aykırı/çelişkili duruma düşebilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan Hz. Mûsâ ile Hızır’ın bilgileri arasındaki farkta bu en açık biçimde görülmektedir. Hz. Mûsâ’nın bildiği hükümler şerîat, Hızır’ın bildikleri ise hakîkat/mârifet/ilm-i ledün/ tasavvuf olarak değerlendirilebilir. Şerîatin hükümleri geneldir, herkesi bağlar; hakîkatin hükümleri ise özeldir, sâdece bilginleri ve seçkinleri bağlar. Şerîate tâbi olmak zorunludur; hakîkate uymak ise tercîhe bağlıdır.

Şerîat salt kulluğun gereklerini yerine getirmektir; hakîkat ise ulûhiyeti temâşâ eylemektir. Şerîatin destekleyip tasdik etmediği her hakîkat makbul değildir; hakîkatten yoksun her şerîat de ruhsuz ve verimsiz kalır. Şerîat hakîkatin dış yüzü/kışrı/kabuğu, hakîkat de şerîatin iç yüzü/lübbü/özüdür. Bunlar tıpkı bir paranın iki yüzü gibidir; farklı şeylerdir, ama ikisi de bir bütünün parçası olup biri olmadan diğeri olmaz. Şerîat asıl ve esastır; hakîkat ise onun parçasıdır. Şerîat meşrû’ olan bütün ilimleri özünde toplar; hakîkat ise incelik ve gizlilik

taşıyan ilimleri bünyesinde barındırır. Bütün maddî ve mânevî makam ve mertebeler ise bu iki ilmin özünde saklıdır.

Esâsen sûfîler, şerîat ile hakîkat arasında herhangi bir fark gözetmezler. Onlara göre, şerîat hakîkatten, hakîkat de şerîatten ibâret olduğundan, şerîat ile hakîkat birbirinden farklı şeyler değildir. Bu ikisinin arasını ayırt etmek, mânâ bakımından fark görmek olmayıp, sâdece ikisi arasındaki haddi/sınırı tesbit etmekten ibârettir. Şerîat hakîkatin dalı olup, hakîkat de mârifetten başka bir şey değildir. Şerîat ile hakîkatin birbirinden ayrılamayacağının aklî îzâhı şöyle yapılabilir: Bilindiği gibi îman, dil ile ikrar ve kalp ile tasdikten ibârettir. İkrarsız tasdik îman olmadığı gibi, tasdiksiz ikrar da îman sayılmaz. Burada tasdik ile ikrar arasında belirgin bir fark göze çarpmaktadır. Şu halde şerîat ile hakîkat arasında beliren fark da bu türdendir ve biri olmadan öbürü sahih olmaz. Şunu da unutmamak gerekir ki şerîat, kazanılan şeylerdendir ve kuldandır; hakîkat ise Allah tarafından lutuf ve hibe edilen şeylerdendir.

Şerîat, tarîkat, hakîkat, mârifet dörtlemesi, birbirini tamamlamayan ve bir yükselişi ifâde eden kavramlar bütünüdür. Kulluğun şartlarını bilmeyen bir kimse, Rabbânî vasıfları hiç bilemez. Şerîat ilmi ve kulluğun özellikleri konusunda câhil olan, Hak Teâlâ’nın vasıfları husûsunda daha da bilgisiz olur. Mahlûk olduğu halde nefsini tanımanın yolunu bulamayan bir kimse, Hâlık olan Cenâb-ı Hakk’ı tanımaya hiç yol bulamaz. Beşerî hasletlerdeki âfetleri görüp fark edemeyen kimse, rubûbiyet sıfatlarındaki latîfe ve incelikleri zâten bilemez. Zîrâ zâhirin bâtınla doğrudan bir ilgisi vardır; bir kimsenin bâtınsız olarak zâhirle alâkalanması imkân dışıdır. Aynı şekilde zâhirsiz olarak bâtınla ilgilenmek de mümkün değildir. Mârifet ise ihlâsı öğrenmek, nefsin insanı sürükleyebileceği âfetleri, onun vereceği vesveseleri, kişinin düşmanlarının hîle ve tuzaklarını tanıyıp bilmek ve bunların karşısında amellerin düzeltilmesini öğrenmek bilgisi olarak değerlendirilmiştir.

Türk tasavvuf edebiyâtında, dervişlik mertebelerinin kırk makamda tamamlandığına inanıldığından bu mertebelerle ilgili muhtelif eserler telif edilmiştir. Bu inanış, Hz. Ali’nin bu yöndeki bir sözüne dayanmaktadır. Ahmed Yesevî’nin Fakr-nâme adlı risâlesinde kaydettiğine göre; “Hz. Ali (r.a.) rivâyet kılurlar kim, dervişlik makâmı kırk turur. Eğer bilip amel kılsa, dervişliği pâk turur ve eğer bilmese ve örgenmese, dervişlik makâmı anga harâm turur ve câhil turur. Ol kırk makâmın onı makâm-ı şerîatte turur ve onı makâm-ı tarîkatde ve onı makâm-ı ma’rifetde turur ve onı makâm-ı hakîkatde turur.” İşte böylece ilk Türk sûfîlerinden Ahmed Yesevî (562/1166) tarîkat erkânını ve irşad metodunu “kırk makam” esâsına göre düzenlemiş ve bu kırk makam için şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifetten oluşan “dört kapı” tespit etmiştir.

Yesevî yolunun önemli tâkipçilerinden Hacı Bektaş-ı Velî (738/1337) de bu dört kapı, kırk makam esâsının âdetâ şerhi niteliğindeki Makâlât’ında ufak tefek farklılıklarla aynı anlayışı devam ettirmiştir. Ona göre “şerîat bir ağaçtır; tarîkat onun dalları, mârifet yaprakları,

hakîkat de meyveleridir. Ağaç mevcut olmazsa, dalları ve meyveleri de var olmaz. Bu sûretle anlaşılır ki şerîat asıl, diğerleri teferruâttır. Varlığı, ancak aslın varlığı sâyesinde olur; asıl olmayınca teferruat da olmaz. Bu, kulun belirtilen merhalelerin hiçbirinde şerîatten hâriç olmayacağına işârettir. Şerîatin sınırından dışarı çıktığı halde kendini hâlâ doğru yolda sanırsa ziyâna uğrayıp helâk olan mülhidlerden olur. Hem sapık ve hem de saptırıcı bir kişi olur; kazananlardan, Allâh’a ulaşanlardan olmaz da, şeytanın tebasından olur ki bu apaçık bir hüsrandır. Bu dört mertebe, kırk makam ihtivâ eder. Kul Allâhü Teâlâ’ya ancak bu makamları geçerse ulaşabilir. Bunların onu şerîatte, onu tarîkatte, onu mârifette ve onu da hakîkattedir.”

Yine bir Yesevî tâkipçisi olan Yûnus Emre (720/1320) de Dîvân’ında aynı metodu izlemiş, hattâ “dört kapı-kırk makam” tâbirini bizzat kullanmıştır: Kırk bin kırk dört tabakat meşâyih evliyâlar

Dört kapıdur kırk makam dem evliyâ demidür (85/3) Yûnus, bâzı beyitlerde geçilmesi gereken menzillerin isimlerini şöyle zikreder: Şerîat tarîkat yoldur varana Hakîkat ma’rifet andan içeru (290/8) Evvel kapu şerîat, geçse andan tarîkat Gönül evi ma’rifet, ışk hakîkat içinde (295/5) Bu dört menzildür utan, ledün makâmın tutan Oldur menzile yiten, tamâm murâd içinde (295/25) Şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet makamları, Yûnus’un şathiyye türü bir şiirinde sembolik olarak şöyle dile getirilmektedir: Çıkdum erik dalına anda yidüm üzümi Bostân ıssı kakıyup dir ne yirsün kozumı (407/1)

Bu beyitteki koz (ceviz) dört tabakalı olmakla, dört makâmı ifâde etmektedir. Diğer üzüm ve erik, hakîkat ve şerîat karşılığı olarak zikredilmiş birer mecaz olmaktadır. Üzümün her şeyi yendiği ve pek çok mâmulü olduğu halde, eriğin sâdece dışı yenir. Hakîkat de şerîat makâmına göre böyledir. İç yüzü anlaşılmayan şerîatin yaşanması zordur.

Yûnus Emre’ye göre şerîat, hakîkate açılan ilk kapıdır. Hakîkatin sınırsız denizinde seyretmek için şerîat gemisine binmek gerekmektedir. Yâni şerîat, hakîkatin bir tür vâsıtasıdır. (29/5) Hakîkat ordusunda bir koruyucu konumundaki (303/5) şerîat mumlu bala; tarîkat ise tortusuz yağa benzer. Dosta (vahdete) ermek için bu balı yağa katmak gerekir. (57/5) Hakîkat yolunun ikinci kapısı olan tarîkat, şerîatten içeri (38/3) bir makamdır. Hakîkate ermek için bir Hak yola/tarîkate intisap edip mürşidden el alınmalıdır. (63/6) Tarîkatte “yolu doğru izleyen, mürşidini gözleyen ve sırrını gizleyen” kişi hakîkate ulaşır. (257/9) Mârifet ise Allâh’ı tanımaktır. Kalbin hayat bulması ve diri olması, sırrın Hakk’ın hâricinde kalan şeyden yüz çevirmesidir. (427) Allâhü Teâlâ’yı hakîkatiyle tanıyabilmek için ilâhî isim, fiil ve sıfatlarıyla onu bilmek gerekir. Bu da ancak nefs terbiyesiyle mümkündür. (428) Mârifet, erenler sofrasında (sohbette) elde edilir. (46/5) Şerîat hakîkatin zâhiri, hakîkat ise şerîatin bâtını olup, şerîatsiz hakîkat makâmı bulunmaz. Hakîkate ulaşabilmek için hakîkat denizine dalmak gerekir. (38/2) Hakîkatte ikilik yoktur; bu makamda kişi, kahrı ve lutfu bir görür: Her kim hakîkat süre, kahrı lutfu bir göre İş aça togru dura, bu hakîkat içinde (295/22)

Yiğitbaşı Velî de “İslâm binâsı beş temel üzerine kurulmuştur...” hadîsini İslâm dîninin şerîat kısmı olarak değerlendirir; ancak ona göre sâdece bu beş esas ile şerîat tamamlanmış sayılmaz. Zîra şerîat kitap, sünnet, icmâ-i ümmet ve kıyastır. Meşâyihin usûl ve ıstılâhları da; bâzısı kitap, bir kısmı sünnet, bir bölümü peygamberlerin fiil ve sözleri, bâzısı icmâ-i ümmet ve bir kısmı da kıyas türünden olmakla şerîate dâhildirler. Kitaptan maksat Kur’an’dır. Bir kimse Kur’ân’ın mânâsının ne kadarını bilip amel ederse onun şerîati o derece bütün olur. Resûlullâh’ın (s.a.v.) sünneti ve ümmetin icmâsı için de durum aynıdır. Nitekim tasavvufî usûlde sülûk etmek de sünnettir. Zîra Resûlullâh (s.a.v.) kendisi nefs-i mutmainneden râzıye, marzıyye ve sâfiyeye sülûk edip ashâbı da nefs-i emmâreden levvâme, mülheme, mutmainne, râzıye, marzıyye ve sâfiyeye sülûk ettirerek seyr u sülûk sünnet hâline gelmiş ve şerîate dâhil olmuştur. Tasavvufî usûlde telkîn almak da aynı şekilde değerlendirilmelidir. Zîra Cebrâil (a.s.) Resûlullâh’a (s.a.v.) Allâhü Teâlâ’nın emriyle Medîne’de telkînatta bulunmuş ve farz olmuş; o da ashâba telkîn eylemiş ve sünnet olmuş; onlar da ümmete telkîn etmişler ve icmâ-i ümmet hâsıl olmuştur. Öyleyse telkîn almış bir silsileye mensup bir mürşid-i kâmil bulup ondan telkîn alan kimsenin şerîati tam olur. Nefsi tezkiye ve tasfiye etmek de şerîattendir. Allâhü Teâlâ: “(Nefsini) temizleyip arındıran (tezkiye eden) kurtulmuştur” (A’lâ, 87/14) buyurur. Resûlullâh (s.a.v.) de kalp huzûru ve kalp tasfiyesi (temizlik) olmaksızın namazın makbul olmayacağını bildirmiştir.

İdeal mânâda şerîat hükümlerinin tamâmını hakkıyla uygulayabilmek kulun gücünü aşar. Ancak kul, kalbini Allâh’ın tecellî edeceği bir ev, ayna ya da hazîne hâline getirmeye çalışmalıdır. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.): “Mü’minin kalbi Allâh’ın evidir; mü’minin kalbi Allâh’ın arşıdır; mü’minin kalbi Allâh’ın aynasıdır; mü’minin kalbi Allâh’ın hazîneleridir” buyurmuştur. Potansiyel olarak her mü’minin kalbi Allâh’ın evi olabilir; ancak bu tam mânâsıyla gerçekleşmez. Zîra her insanın kalbi nefsânî tabîatlerle diri halde durur; ruh ise ölü gibidir. Ancak îman nûruyla o da dirilir ve kalp beytullâh hâline gelir. Bu tür kimselere mü’min-i nâkıs veya müslim-i nâkıs denir. Bâzı mü’minlerin kalbinin bir bölümü hem îman ve hem de amel nûruyla diri hâle gelse, bu durumda kalbin îman nûru ve beytullâh oluşu öncekinden daha kuvvetli bir biçimde gerçekleşir. Bu tür kimselere de mü’min-i hâs veya müslim-i hâs denir. Bâzı mü’minlerin kalbi ise hem îman nûruyla, hem amel nûruyla ve hem de telkîn nûruyla diri hâle gelse, bu durumda da o kimsenin kalbine en güçlü biçimde tam mânâsıyla îman nûru yerleşerek beytullâh hâline gelir. Bu kimse zikre devam etmek sûretiyle kalbini tasfiye etmiş olur. Bu tür kimselere mü’min-i hâssu’l-hâs, müslim-i hâssu’l-hâs, ebrâr, mukarreb ve nihâyet ehlullâh denir. Dünyâ, bunlar gibi insanların duâlarıyla ayakta durmaktadır. Eğer bu tür kimselerin nesli tükense dünyâ fesâda uğrar. Zîra bu kimselerin duâları kendileri için makbul olduğu gibi başkaları için de öyledir.

Şerîati Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sözleri, tarîkati fiilleri ve hakîkati de halleri olarak değerlendiren Marmaravî şu tavsiyelerde bulunmaktadır: “Ey derviş! Bilgil ki yol varmağa ve maksûda ermeğe üç nesne gerektir: Evvel şerîat, ikinci tarîkat, üçüncü hakîkat. İmdi, bilgil ki şerîat Peygamber ahkâmıdır. Din içinde tarîkat, ef’âlidir. Hak yolunda hakîkat, usûlüdür... Pes dervişe dahi vâcibdir ki lâ-büd kadarı denlü şerîatten gönlünde tuta ve tarîkatten lâ-büd kadarı işleye, pîşe edine. Tâ kim hakîkatten kim Tanrı Teâlâ’nın hazînesidir, açıla; sa’yi kadar nûrlardan ve sırlardan ve nesne ala ve Tanrı’sıyla bilişe.”

alıntı

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !