İbrahim Hakkı Hazretlerinin meyhane meselesi… malumdur…
Bir Zakir, bir de Şakir var! Küçüğünün adı Zakir, büyüğünün adı Şakir, oğulları, mahdumlar!
Şakir uslu çocuk, babasının fikrine itibar ediyor, babasıyla beraber haşır-neşir oluyor. Bu çocuğun genç yaşta kendisine itibar etmesi hoşuna gidiyor. Babası Hasankale’ye çıkarıyor, imanın son merhalesini bir denemeye! Oğlum! diyor; bak, şu kuşlar uçuyor ya… kalenin burcuna çıkmışlar…
- “Evet baba” diyor.
- Şimdi ben sana bir şey okuyacağım diyor. Hadi oğlum dediğim zaman; kendini koyvereceksin aşağıya! Korkma hiç birşey olmazsın, diyor.
Ne ise gidiyor. “He baba, he baba” diyor ama…
- Hadi oğlum diyor!
- ?......
- Oğlum diyor, adam ol! Gadir değil mi Allah!
- “He baba, Gadir” diyor.
- Oğlum madem ki Allah Gadir, sen ona teslim oluyorsun!.. Ver ona ne ediyorsa etsin.
- Oğlum sen diyor, salavat duaları okumadın mı?
- He, okudum baba!
- Peki diyor, şurada iki rekat namaz kıl, yine o salvat dualarını çift, çift oku diyor, böyle çifter oku selamı ver, gel buraya!
Namazını kılıyor, o duaları babasının dediği gibi çifter okuyor. O kolay iş, ne var! Babası dese ki, “oğlum bir hafta geceli-gündüzlü namaz kılacaksın, kılar.
Peki, gidiyor-kılıyor, selam veriyor geliyor!
- “Hadi oğlum” diyor…
Şimdi, onlar kalede uğraşmakta olsunlar. Gelelim Zakir’e… Zakir de işte fırsat buldukça namaz kılıyor, fırsat buldukça kılmıyor, meyhanelerde geziyor. Hiç İbrahim Hakkı Hazretleri’nin oğlu diyecek tarafı yok!
Ne yapayım, ben istemiyorum ama diyor, işte böyle oluyor! Taşım diyor, taşım! Taşkınlığımdan oluyor diyor, bu işler kendi kendine…
Parasız bir devresine gelmiş, epeyce meyhaneciye borcu olmuş. Daha utanıyor ki, gidip meyhaneye uğraya! Borcunu veremediğinden de sıkılıyor. Neşesiz çocuk.
Mübarek geliyor… Şakir’i kaleye çıkartmadan evvel… o gün sabahtan gidiyor meyhaneciye:
- Oğlum! diyor, bizim çocuğun sana biraz borcu var galiba!:
- Aman efendim!:
- Canım bırak diyor, bu amanı. Yani şunu açık söyle!
- Aman…
- Canım diyor, doğru söyle işte… benim oğlumun buraya borcu var diyor!
- Haa…
- Peki ne kadar, söyle!..
- ………………
- Al şu parayı, daha ne kadar isterse, ne kadar içerse ver diyor, parası benden.
Harçlık da isterse ver diyor.
- Aman efendim daha!..
- İşte şöyle olur, böyle olur.
Peki, geçip gidiyor… tamam.
O mübareğin eline para mı geçiyor, yoksa yüzümü kızarıyor iki kadeh daha mı istiyor, işte hakkın tecellileri… İşte o birbirine rast gelecek! Geliyor, diyor kardeşim sana da çok borcumuz oldu ama, bilmem ki…
- Yok diyor, borcun yok!
- Yahu var!
- Vallaha yok diyor yahu! Yemin ediyor!
- Yahu var, ben biliyorum borcu…
- Kardeşim diyor, vardı ama verdiler.
- Hele, hele kim verdi!
- Diyor ki; baban geldi, mesele böyle böyle…
- Aaaaaaaa diyor demek ki benim bu kadar isyanıma karşı, ona yakışmaz bir evlat olduğuma karşı, o yine bana babalık şefkatini gösteriyor da, benim canımın sıkıntısını biliyor, geliyor burada borç ödüyor!.. Hangi tarafa gitti?!..
- Bilmiyorum diyor, burdan çıktı ama…
Oradan artık yüreği iyice kırkırlaşmış, koşuyor geliyor eve.
aman sayfaya bir gördüm turuncu ne kadar güzel olmuş birden yüzüme bir ferahlık vurdu sanki..
Çok hoş olmuş sayfanız dosta bir selam vereyim ve nasıl diye sorayım dedim:))
sevgiler ve saygılar...
...............................................................................
çok memnun oldum hoşgeldiniz :))
Merhaba, nasılsınız?. Bu şiirin anlamlı olduğunu biliyordum ama bu kadar uzun olduğunu bilmiyordum.Yaşam ne kadar garip,bazen bildiğimizi sandığımız şeyler aslında hiç bilmediklerimiz. Belki bundan daha garibide, bizim bilmediğimizi bilmediğimizdir.
Bardağı elinizden bırakmanıza vesile olmama sevinsemde, bırakabilme kararınıza gücünüze daha fazla sevindim.Ben çok istesemde bırakamıyorum.Bırakın bırakmayı, içindeki su dökülür diye elimden geldiğince kıpırdatmamaya çalışıyorum.
Her ne kadar çok yaşayın desenizde ,bardağımı bırakdığım gün, sanırım ölüm günüm olacak. Kendinize iyi bakın AEO Saygılar
Şerîatte seninki senin, benimki benim.
Tarîkatte seninki senin, benimki de senin.
Hakikatte ne seninki senin, ne de benimki benim;
Hepsi mâlikü’l-mülk olan Hakk’ın.
Baştan aşağıya müthiş bir eserdir bu sunduğunuz ama sadece şu cümle bile insan yüreğine huzuru ve sabrı ekiyor. Yüreğinizde inancı kaybetmediğiniz müddetçe her şeyin bir hal çaresi bulunuyor ama inancınızı yitirmeye başlamışsanız işte o vakit vahlar olsun demenin zamanı gelmiştir. Allah her birimizin yüreklerindeki inancı ve sevgiyi sağlam eylesin.
Çok sevdiğim bir eseri tekrar okumak bana zevk verdi. Teşekkür ederim.
Bu arada yazı stilinizi değiştirirseniz çok daha iyi olur çünkü bazı harfler okunmuyor. Sadece naçizane tavsiyemdir.
Hayırlı günler diliyorum.
Sevgi ve muhabbetlerimle...
ilk fırsatta değiştirecem inş yazı stilini çok tşk
sevgisaygı bizden efendim muhabbetle
Blogunuz Ve Yazilariniz Cok Guzel Kutlarim Sizi
Ben Yeni Bir Blogcu Olarak Sizleri Ziyaret Ettikce
Bende Alisacam.
Her Sozunde Nasihat Var
Ner Nesnede Zinnet Var
Her Iste Ganimet Var
Mevla Gorelim Neyler
Neyler Guzel Eyler..
Cok Guzeldi Bende
Konyaliyim
Elinize Klavyenize Saglik
Yorumunuz icinde Cok Tskurler
Saygilarimla
18 Mayıs 1703 yılında Hasankale'de (pasinler) doğdu. Mutasavvıf. Dokuz yaşındayken babasıyla Siirt'e gitti ve Tillo Köyü'ndeki Kadiri Şeyhi İsmail Fakirullah'a bağlandı.1735'te Erzurum'a döndü. Üç defa hacca giden, Arabistan ve Mısır’ı dolaşan İbrahim Hakkı,1752'de İstanbul'da Sultan I.Mahmud Han’ın özel izniyle saray kitaplığından yararlandı. Şiirlerini İlâhiname adı altında toplayan İbrahim Hakkı, ünlü eseri Marifetname'de çağının jeolojiden astronomiye, fizyolojiden psikolojiye kadar pek çok alandaki bilgilerini bir araya getirmeye çalıştı.
Osman Efendi adlı bir şeyhin oğludur. Babası saygın bir mutasavvıf idi ve İbrahim Hakkı'yı iyi bir eğitimle yetiştirdi. İbrahim Hakkı olgun bir düşünürdü. Yetmişten fazla eser yazdı. Eserleri arasında en meşhuru olan Marifetname adlı eseri, yaşadığı dönemin bütün bilgilerini kapsayan ansiklopedik özellikte bir eserdir.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Marifetname adlı eseriyle insanlara önce çevrelerindeki eşyayı, daha sonra kendilerini ve en sonunda da Tanrıyı bildirmeyi amaçlıyordu. Kitabın içindeki Kıyafetname adlı bölüm ise bir çeşit görgü bilimidir. Erzurumlu İbrahim Hakkı, dar çevresi içinde tasavvufu öğrenmişti. O, derin düşüncesiyle cisimlerin birleşmesini, hayatın doğuşunu, cinslerin gelişmesini yepyeni bir görüşle ortaya atmıştı.
Ona göre Tanrı önce "Kendi nurundan bir cevher var edip, andan cemi kâinatı tedric ve tertip ile halk etmiştir; buna Cevher-i Evvel denir."
Erzurumlu İbrahim Hakkı'ya göre, bütün varlık küre şeklindedir: "Alemin her ne tarafına nazar olunsa şekli muhaddep görünür." "Arzda ve semada müşahede olunan bütün şekiller yuvarlaktır". Einstein bu görüşü ondan çok daha sonra matematiksel yollardan göstermiştir. İnsanların nazarında çok önemli bir yer işgal eden Marifetname adlı eseri defalarca basılmıştır.
Erzurumlu İbrahim Hakkı 1771 yılında vefat etti.
Gel hayrete dal bir yol
Kendin unut o;nu bul
Koy gafleti hazır ol
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Mevlânâ boşuna söylemedi ya:
Gönül, kemâlinden bir iz bulunca;
can, canı içinde seni buldu.
Mevlânâ mıydı bulan, yoksa Şems-i Tebrizî miydi arayan? Aranmakla bulunmuyorsa, ancak bulanlar arayanlarsa neydi bu ikiz ruhları karşılaştıran? İki bedeni tek ruha, iki kalbi tek aşka bağlayan zincirin adı neydi? Dil, muhabbet dese de bütün dillerden yüce, bütün dillerden öte bir şeydi. Lisân-ı hâl bile bu muhabbetin sırrını çözmeye yeterli değildi. Aynı anda fikretmek, aynı anda hissetmek ve aynı anda zikretmek
anladınız siz onu ...
yüreğinize sağlık..
...............................................................
buldurana arayana söyletene hamdolsun
aramak da bulmak da her kula nasip değil
eyvallah
GÖNÜL ÜNİVERSİTESİNE HOŞGELDİNİZ
Gönül Calabın tahtı, CALAP gönüle baktı
İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise
Ak sakallı pir hoca, bilemez hali nice
Emek vermesin hacca, bir gönül yıkar ise
CALAP(ALLAH)
yunus emre